bahis siteleri canli bahis
Bugun...


AYŞE HAZAL BEYTAŞ

facebook-paylas
12 EYLÜL'DE GÖLE'DE ÇOCUK OLMAK / Ayşe Hazal Beytaş
Tarih: 14-09-2020 15:00:00 Güncelleme: 14-09-2020 15:00:00


Göle’de yetiştiğim, ilk, orta ve lise öğrenimimin büyük bir kısmını Göle’de aldığım için kendimi hep şanslı sayarım.  Yıllar sonra edebiyat öğretmenimiz İrfan Tepeköy’ün de söylediği gibi bu küçük kasabadaki lisemizde çok iyi bir eğitime tabi tutulmuştuk. Bizim yetiştiğimiz dönemde adeta Göle’de yaşayan herkesle kocaman bir aile gibiydik. Buna rağmen komşular, tanıdıklar birbirine gitmeden önce haber salardı. Ev sahibi misafirlerini ağırlamak için küçük de olsa hazırlıklar yapardı. Bu ziyaretlerin baş içkisi çayın yanında, bisküvi mutlaka bulunurdu. Diğer ikramlar tamamlayıcı olurdu. 
 
Çay bardakları, kıtlama şeker kabı, bisküvi ve çerez tabağı,  tabanına elişi dantel serili tepsiyle servis edilirdi. Çaynik  (çaydanlık)  sıcak sobanın üstünde harıl harıl kaynar, çay içilip su tükendikçe sobaya geçirilmiş kazanda kaynayan sudan ilave edilirdi. Kışa inat; sıcak evler, sıcak sohbetlerle daha da ısınır,  erken kararan gün ile misafirler yolcu edilir, uzun geceler başlardı. 
 
Gündüzleri annemin komşularının ve ablamın arkadaşlarının ağırlandığı evimiz akşamları iki ağabeyimin arkadaşlarına açılırdı. Sanki bir gençlik merkezi gibiydi evimiz. O yıllarda Göle’de yaşayıp da bizim eve uğramamış genç var mıdır acaba?
 
Lakabı “Komünist” olan büyük ağabeyimin konukları daha çok Göle’nin devrimci gençleri olurdu. Mustafa (Beytaş) ağabeyim, Cemil (Kırbayır) ağabey, Nurhayat abla ve daha niceleri bir araya geldiklerinde devrim devrim konuşurlardı. Çok anlayamazdım ama, devrim olunca özgür olacağımızı, eşit olacağımızı çok sık duyardım. Nasıl bir şeydir ki bu devrim, hayali bile bizimkileri çok mutlu ederdi. 
 
Küçük ağabeyim Bayram (Beytaş)  arkadaşları daha çok sanatla, edebiyatla ilgiliydiler. Şiirler okur, türküler söylerlerdi. Korkmaz (Özdemir) ve Yücel (gültekin) ağabeylerin sazları eşliğinde türküler dinlerdik.  Bir de Mahmut (Toprak) ağabeyimiz vardı güzel  türkü söyleyen…
 
Babam bu gençlerle genç olur, onlara mey ile katılır, çoğunlukla türküler bağlama-mey eşliğinde ve koro halinde söylenirdi. Müziğe ara verilince bir meddah kadar başarılı olan babam o lezzetli anlatımıyla fıkralar,  hikâyeler anlatırdı. Göle’mizin gençleri bazen hiçbir sebep olmasa bile babam ile sohbete gelirlerdi evimize.
 
Herkes evine dönüp gece başlayınca güzel geçen bu akşamların geceye bıraktığı hoşluk bazen bir bomba sesiyle bölünürdü. “Yine kimin evini bombaladılar” diye kuşkuyla sabahı beklerdik. Sol görüşün ağırlıklı olduğu Göle’de karşı görüş çok fazla olmasa da çatışmaların şiddeti büyük olurdu.
 
Her yerin beyaz örtü ile kapalı olduğu bir kış günü öğle ile ikindi arası bir vakitte,  evimizin ön (giriş)  kısmında yer alan ve komple camekân olan antrede yanan kuzine sobanın etrafına dizilmiştik.  İki ağabeyim de evdeydi. Dışarıda siyah takım elbiseli, ince uzun boylu birini gördüm. Telgraf direğine yaslanmış bizim evi gözetliyordu.  Sobamızın üstünde çayımız kaynıyor,  fırınına attığımız kartollar (patatesler) pişiyordu. Birazdan  sofra kurulacak, göğermiş çeçil peynir, lavaş  ekmeğimiz  masaya konulacak, fırından çıkan patatesler soyulup, ezilecek sarıyağ ile harmanlanacaktı….
 
Telgraf direğine yaslanmış adam bekliyor,  bu sefer arada volta atarak bizim evi süzüyordu. Küçük ağabeyim dışarı çıkmak için bir hamle yaptı. Muhtemel evin dışında olan helaya gidecekti. Büyük ağabeyim kolunu tutup çekti, “dur çıkma” diyerek çıkmasına engel oldu. 
 
Sonradan anladık ki, büyük ağabeyimin mensup olduğu grup, küçük ağabeyime suikast düzenleyecekmiş. Ağabeyimin de haberi varmış ancak son anda kardeşine engel olmuş. Yıllar sonra bu olayı hatırlattığımda “Örgüt kararıydı, karşı çıkamadım, ama onu dışarı göndermeye vicdanım el vermedi, o yüzden de engel oldum” demişti.
 
Devrim neydi, nasıl olacaktı, neden kardeşi kardeşe düşman ediyordu, o yaşta pek anlayamıyordum. Büyüyünce anladım ki sol cenahta büyük bir öfke birikmiş, ülkemize ışık tutacak tüm aydınlar hain kurşunlara hedef olmuş, idam sehpalarına çıkarılmışlardı.  
  
Bir gece evimizi aramaya gelmişlerdi, uykumdan jandarma dipçiği ile uyandırılmıştım. Didik didik bir suç aleti ve ya belgesi aranmış, benim yatağımın altına koyup aldıkları çok net anlaşılan bir devrim şiiri bulunmuştu. Komünist ağabeyimi alıp götürmüşler günlerce işkence etmişlerdi. 
 
12 Eylül 1980 sabahına uyandığımda henüz 12 yaşında bir çocuktum. Birde ne görelim; her yer asker, jandarma kaynıyor, sokağa çıkmamız yasaklanmış, Göle’nin tüm cadde ve sokakları tutulmuş, sıkıyönetim ilan edilmişti. Ne idi ki sıkıyönetim?  Dün devrime inanan Göle halkı,  bugün neden kolayca bu durumu kabullenmişti?  Dün devrim türküsü söyleyenler, bugün neden susmuştular? Neden 12 Eylül kararını veren komuta kademesi Göle’ye gelince törenle karşılanmıştı?   Sorularım cevapsız kalıyordu. Darbeyi gerçekleştirenler  “Ülkede terör biti” diye bir hava estirmeye çalışıyorlardı. 
 
Yılar sonra anladım ki “sıkıyönetim” devleti ele geçirenlerin denetimde yapılan bir  terörmüş, dışarıda biten terör hapishanelerde daha yoğun ve etkin olarak sürdürülüyordu. Yaşları tutmayanlar bile yaşları büyütülerek idam ediliyordu. Yani iş kitabına uyduruluyordu; Tıpkı Çelebi Sultan Mehmed’in kardeş kanı akıtmak haram olduğundan öz kardeşi Musa’yı bir ok kirişiyle boğdurması gibi…
 
Çocukluğumda duyduğum devrim türküleri artık acının ve ezilmişliğin dile getirildiği ağıtlara dönüşmüştü. Çocuksu devrim hayallerinin sonu ne yazık ki kanlı bitmişti. Evimize gelenler gibi birçok devrimci genç artık 12 Eylül cellatlarının elinde ölümü bekliyor, çoğundan haber bile alınamıyordu. 
 
Bu sefer bilmediğim tanımadığım bazı gençler geliyordu evimize. Saklanıyorlarmış. Babam onları kollayıp, koruyordu. Tek gecelik konuklarımız olurlardı genellikle. Ertesi gün kaçak hallerine devam ediyorlardı. Hele birini hiç unutmam. Büyük ağabeyimle birlikte gelmişlerdi. Ela gözlü,  uzun boylu,  bir ağabey,  içindeki büyük endişe yüzünden okunuyordu. Hiç konuşmamıştı bizimle,  yemek yemiş ve elbiseleri ile uyumuştu. Ertesi gün biz uyanmadan çıkıp gitmişti. 
 
Annem babama “herif böyle yaparsak, bizim oğlanları da alırlar bir daha olmasın ”diye çıkışıyordu.  Babam annemi dinlemişti ve bir daha da böyle bir şey olmadı. 
 
Bir daha aydınlık yüzlü gençler türkü de söylemedi, devrim sözcükleri duyulmadı,  ama annelerin gözyaşları hiç dinmedi...
 
Tıpkı 105 yaşına  kadar özlemle oğlunun yolunu gözleyen, oğlu Cemil’in  kemiklerini bile görmeden    aramızdan ayrılan,  annemin arkadaşı Berfo ananın gözyaşının hiç dinmediği gibi….
 
12 Eylül günlerden bir gün değildir, 12 Eylül ülkenin bütün ilerici dinamiklerini sabote eden, halkın canıyla kanıyla elde etmiş olduğu haklarını elinden alan, soluk aldığı bütün sosyal devlet kanallarını tıkayan, umudu yok eden; korku toplumunu egemen kılan bir gündür. 
12 Eylül; daha sonra sergilenecek olan her şeyin sermaye lehine gerçekleştiği, kamu varlıklarının özelleştirildiği, çalışanların sendikalarının yok edildiği veya işlevsiz kılındığı, aydınlığın değil cehaletin ve karanlığın egemen kılındığı, özgür üniversitenin yok edildiği, toplumun tarikat ve cemaatlerin sapkın emellerine terkedildiği bir dönemin temellerini atmış; ülkemizin en değerli şeyi olan bağımsızlığının her geçen gün yitirildiği bir dönemin tetikleyicisi olmuştur. 
Sonuçta, 12 Eylül’den sonra Türkiye bir türlü içinden çıkamadığı bağımlılık ve ekonomik krizler sarmalına girmiştir.
Hiç unutmayalım 12 Eylül sabahında Atlantik ötesinden gelen Amerikan Emperyalizmini sesi yalın gerçeği şöyle dile getirmişti:  "Bizim çocuklar işi başardı!"


Bu yazı 643 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
YAZARLAR
resmi ilanlar
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
GÜNLÜK BURÇ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI